İnsan ruhunun en korkutucu tarafı da budur zaten: Bir başkasının içindeki en küçük kırılmayı bile kendi bedeninde fiziksel bir ağrı gibi hissetmek... Onun sesiyle sakinleşmek, onun sessizliğiyle boğulmak... Ve bir noktadan sonra artık onsuz değil, onunla düşünmeye başlamak.
Çünkü gerçek sevgi büyük cümlelerde yaşamaz. Kimseyi etkilemeye çalışan gösterişli sözlerde de değildir. Sevgi bazen sadece onun gününün nasıl geçtiğini merak etmektir. Vaktinde içsin diye hazırlanan sıcak bir çaydır. Birlikte okunan satırlardır. Gece yarısı fısıldanan şiirlerdir. Ve kimsenin bilmediği o küçük dünyanın içinde, iki insanın birbirinin ruhuna yavaş yavaş yerleşmesidir.
Bazı bağlar vardır: İnsanın hayatını değil, varoluş biçimini değiştirir.
Ama insanın en acı yanlarından biri de şudur: Bir insanı gerçekten, tüm derinliğinle sevmek... Bazen onu korkutur. Çünkü herkes böylesine büyük bir sevgiyi taşıyabilecek ruhsal kapasiteye sahip değildir. İnsanlar çoğu zaman değersiz gördükleri için gitmezler. Kendilerine sunulan o sınırsız derinliğin karşısında küçüldükleri için giderler. O mutlak bağlılığın yükünden korkarlar. Çünkü bazı sevgiler, insanın kendi eksikliğini yüzüne vurur.
Ve o kişi gittiğinde…
İçinde öyle bir kırılma olur ki, sanki ciğerlerinden nefesi söküp almışlardır. Sadece bir insanı kaybetmezsin. Onunla birlikte kurduğun bütün iç evren çöker. Kitapların anlamı değişir. Şarkılar başka yerden vurur. Aynaya baktığında bile eksilmiş hissedersin.
İşte insan o noktadan sonra bir daha eskisi gibi sevemez.
Çünkü ruh, bir kez gerçek bütünlüğün tadına baktı mı, artık yüzeysel hiçbir şeye inanamaz. Her şey fazla mekanik, fazla yapay, fazla eksik görünmeye başlar. İnsanların çoğu konuşur ama derinleşemez. Dokunur ama hissedemez. Sever ama ruhunu ortaya koyamaz.
Ve sen bir zamanlar o zirveyi görmüşsündür.
Kitapların, şiirlerin, uykusuz gecelerin ve mutlak yakınlığın birleştiği o eşsiz noktayı…
Bu yüzden bazı ayrılıklar insanı yalnızlaştırmaz sadece, onu değiştirir. Ruhunun mimarisini tamamen yeniden kurar.
Ama gerçek olgunluk, geçmişi bir yara gibi taşımak değildir. Bir zamanlar yaşanmış o büyük sevgiyi bugün nefretle değil, estetik bir hüzünle hatırlayabilmektir. Çünkü o insan gitmiş olabilir... Ama sende bıraktığı şey hala yaşıyordur.
Belki de bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, içimizdeki en büyük sanatı uyandırmak için gelir.
Ve yıllar sonra geriye dönüp baktığında, içinde sadece şu cümle yankılanır:
“İyi ki o sevgiyi bir zamanlar bütün saflığımla yaşayabilmişim...”
